Stanford Hapishane Deneyi

 

Deney ve Birinci Gün

Philip Zimbardo tarafından yapılan, belki de tarihin en tartışmalı psikolojik deneylerinden biri olan Stanford Hapishane Deneyi 1971 tarihinde Stanford Üniversitesinde gerçekleştirildi. Sosyal psikolog olan Zimbardo bu deney aracılığı ile insanların sosyal rollere verdiği tepkiyi ölçmeyi amaçladı. Bu çerçevede Stanford Üniversitesi’nin psikoloji binasının bodrum katı temsili bir hapishaneye çevrildi. Kontrolü sağlama ve duruma hâkimiyet için kameralar ile bodrum katı izlenmekteydi.

Zimbardo, üniversite öğrencilerine bir duyuru yaparak deney için gönüllü gençler toplamaya başladı. 2 hafta sürecek ve gün başı 15 Dolar alacaklarını öğrenen öğrenciler için bu gayet çekici bir teklifti. 70 gönüllünün başvurularının değerlendirilmesiyle aralarından seçilen 24 lisans öğrencisi olacaklardan habersiz bir şekilde deneyin bir parçası olmuştu. Zimbardo ve ekibi 24 öğrencinin arasından yazı tura ile gardiyanları ve mahkûmları belirlediler.

Gardiyanlar temsili bir üniforma, güneş gözlükleri ve coplarıyla; mahkumlar da elbise benzeri bir kıyafet ve kadın naylon çorabı olan bereleriyle tek tip birer forma dönüşmüşlerdi. Gardiyanlar otoriteyi sağlamak; mahkumlar ise aralarında bir fark olmadan en salt biçimde hissetmeleri için bu şekilde giydirilmişlerdi.

Mahkumlar hapishaneye gözleri bağlı bir şekilde gerçek bir gözaltı timsali olarak polis eşliğinde getirildiler. Standart prosedür olan gözaltı kaydı, parmak izi gibi olaylar gerçekleştirildikten sonra üstleri arandı ve çırılçıplak soyuldular. Bit spreyleri sıkılarak üzerlerinde kod adları olan sayılar yazılı kıyafetlerini giydirildiler. Bu kıyafetlerin altında hiçbirinin iç çamaşırı yoktu. Adeta bir aşağılama ve küçük düşürme prosedürü gibiydi. Ayaklarına zincirler bağlanarak özgürlüklerinin elinden alındığının ve çevresel baskıyı üzerlerinde hissetmelerini sağladılar. Mahkum uyusa bile zincirler sayesinde baskıyı hissetmeye devam edecekti. Kod isimleri hapishanede anonimliği sağlamak adına yapılmıştı.  Tüm mahkumlara bu kodlar ile seslenilmekte ve mahkumlar birbirlerine bu kodlar ile hitap etmekteydi.

Gardiyanlara hiçbir şekilde eğitim verilmemiş, tamamen doğal halleriyle gardiyanlık yapmaları öngörülmüştü. Sadece belirli sınırlar içerisinde ceza evindeki düzeni sağlamak ve mahkumların onlara saygı duymalarını sağlamakla yükümlülerdi. Aynalı güneş gözlükleri sayesinde duygularının okunması engellendi ve anonimlik daha da gelişti. Bunun amaçlarından biri de sadece mahkumların değil gücü elde eden gardiyanların da gözlemleniyor oluşuydu.

9 gardiyan 3’erli gruplar halinde 24 saatlik nöbetler ile mahkumlarla ilgileniyordu. Bu gardiyanlar geniş yetkiler ile mahkumlara komutlar verebiliyordu. İstedikleri zaman uykularından uyandırıp sayım yapmak gibi hakları vardı. Başlangıçta mahkumlar rollerine tam olarak bürünmedikleri için bu sayımları ciddiyetsiz bir şekilde gerçekleştiriyorlar, bağımsızlıklarını savunmaya çalışıyorlardı. Gardiyanlar da yetkilerini bilmelerine rağmen rollerine tam olarak adaptasyonu sağlayamadıkları için otoriteyi nasıl sağlayacaklarından pek emin değillerdi. Bu mahkumlar ve gardiyanlar arasındaki bir takım çatışmaların başlangıcıydı.

Şınavlar gardiyanların mahkumlara karşı uyguladığı genel bir fiziksel ceza biçimiydi. Genel olarak bu cezalandırmayı, mahkumlar gardiyan kuralları ihlallerinde ya da gardiyanlara ve kuruma yönelik uygunsuz tutum sergilediklerinde uyguluyorlardı. Araştırmacılar başlangıçta bu şınavları hapishaneye uygun bir cezalandırma yöntemi olarak görmeseler de daha sonra şınavların Nazi toplama kamplarında da uygulanan bir cezalandırma yöntemi olduğunu öğrendiler.

İkinci Gün

Sakin geçen ilk gün araştırmacılar için tatmin ediciydi. Ancak 2. günün sabahında karşılaşılan şey şaşırtıcı ve hazırlıksızdı. Gardiyanlar ikinci gün hapishaneye indiklerinde bir hücrenin önünde naylon çorap bereleri ve sökülmüş numaraları gördüler. Hücreye yaklaştıklarında ise daha ileri boyutta bir eylem fark ettiler. Mahkumlar yatakları ile kapı önüne barikat kurmuşlar ve kendilerini içeriye kapatmışlardı. Şimdi asıl soru bu isyan nereye kadar gidecekti? Bu isyana karşı ne yapılacaktı?

Gardiyanlar bu olaya oldukça sinirlenmişti ve üstelik mahkumlardan gelen alay ve hakaret sözleri onları daha da sinirlendirmekteydi. Gardiyanlar bu isyanı kendi başlarının çaresine bakarak çözeceklerdi ve yapılan müdahale araştırma ekibini oldukça şaşırtmıştı. Gardiyanlar takviye birlik olarak vardiyası olmayan gardiyanları da çağırmışlardı. Bir araya gelerek zorla gücü ele almaya kararlıydılar.

Yangın söndürme tüpleri ile dışarıdan müdahale ederek kapı önündeki mahkumları uzaklaştırıp içeriye daldılar. Mahkumları dışarıya iteleyerek kıyafetlerini yırttılar, hücrelerden tüm yatakları çıkartıp isyanın elebaşlarını hücre hapsine yolladılar. Artık mahkumları taciz ve korkutma artışa geçmeye başlamıştı.

Gardiyanlar isyanı bastırmayı başarmışlardı ancak şimdi yeni bir sorunlar karşı karşıyaydılar. Tüm gardiyanlar aynı anda hapishanede olsalar elbette güç gene onlarda olacaktı ancak vardiya sisteminden dolayı mahkumlar hep sayı üstünlüğünü korumaktaydılar. Buna karşı ne yapacaklarını düşünürlerken içlerinden bir tanesi fiziksel taciz yerine psikolojik yıpratma fikrini ortaya atmıştı ve bu işe yarayacaktı.

Üç hücre arasından bir tanesi ayrıcalıklı hücre seçilmişti. İsyana karışmayan hücre onlar idi. Mahkum kıyafetleri ve yatakları geri verilmiş, diş fırçalamalarına serbestlik getirilmişti. Gardiyanlar tarafından onlara hapishane yemekleri dışında yemekler verilmeye başlanmıştı ve diğerlerinin yiyecekleri kısıtlanmıştı. Bu verilen ayrıcalıklar mahkumlar arasındaki isyancı birliği kırmaya başlamıştı.

Bu ayrıcalıklı yaşamdan yarım gün sonra bu sefer işbirlikçi mahkumlara kötü davranılmaya başlanmış, onlar ezilmeye başlanmıştı – araştırma ekibindeki eski hükümlü danışmanlar bu tarz uygulamaların gerçek hapishanelerde mahkum ittifaklarını kırmak için uygulandığını söylemişlerdir-. Bu mahkumlar arasında büyük bir kafa karışıklığına yol açmıştı. Elebaşı mahkumlar bu ayrıcalıklı mahkumların muhbir olduklarından, onlardan yana olduklarından şüphelenmeye başlamıştı ve mahkumlar arasındaki güvensizlik gitgide artmaya başlamıştı.

Mahkumların isyanı gardiyanlar arasındaki danışmayı arttırmada da etkin rol oynamıştır. Deney, deneyden ziyade bir simülasyon olmuştu. Gardiyanlar artık mahkumları birer deney bireyinden ziyade gerçek birer suçlu gibi görmeye, ıslah olmazlarsa topluma salındıklarında tekrar tehlikeli kişiler olabileceklerini düşünmeye başladır. Gözetimlerini ve saldırganlıklarını artışa geçirmişlerdi.

Artık mahkumların yapacağı her şey gardiyanların kontrolünde ve keyfindeydi. Tuvalet ihtiyacı bile artık gardiyanların inisiyatifindeydi. Saat 22:00 dan sonra kapanan ışıklarla mahkumlar idrar ve dışkılamalarını hücrelerinin içinde onlara tahsis edilmiş olan kovalara yapmak seviyesine karar gelmişti durum. Bununla da kalmayıp kovaların boşaltılması da gardiyanların inisiyatifinde olduğu için hapishane gece boyunda idrar ve dışkı kokusuyla kaplanırdı.

Gardiyanlar isyancıların elebaşı olarak düşündükleri 5401 kodlu mahkuma daha sert davranmaya başladılar. 5401 çok fazla sigara tüketen biriydi ve onun sigara içme zamanlarına hükmediyorlardı. Araştırmacıların daha sonradan öğrendiği bilgilerden onun bu deneyi açığa çıkarmak adına gönüllü olduğunu ve deney bittiğinde bu yazılarını bir yeraltı gazetesine satmayı planlamıştı. Mahkum rolüyle kendini çok düşmüş hissetse de kız arkadaşına yazdığı bir mektupta Stanford İlçe Hapishanesi Şikayet Komitesinin lideri seçileceğinden gurur duyduğundan bahsetmekteydi.

36 saatin sonunda mahkum 8612 akut duygusal bozukluk, kontrolsüz ağlamalar ve öfkeden dolayı acı çekmeye başladı. Her şeye rağmen araştırmacılar hapishane otoritesine o kadar takıntılıydı ki 8612’nin salınıvermek adına rol yaptığını, onları kandırdığını düşünmekteydi.  Sonraki sayımlarda 8612 diğer mahkumlara onlara buradan asla çıkamayacakları, bu deneyi istedikleri zaman bırakamayacakları gibi fikirler aşılamaya başladı. Bu mesajlar gerçekten de etki altında bırakıcıydı. İlerleyen saatlerde 8612 bağırmaya, küfürler savurmaya ve kontrolsüz öfke sergileyerek gerçekten acı çektiğini araştırmacılara kanıtlamış oldu. Daha fazla acı çekmeden gerçekten acı çektiğine karar kılan araştırmacılar 8612’nin serbest bırakılması gerektiğine ikna oldular.

Deneyin 2. gününde araştırmacılar bir saatlik görüş zamanı düzenlemeye karar verdiler. Tek endişeleri ebeveynlerin hapishane durumunu gördüklerinde evlatlarını evlerine götürmek isteyecekleri konusundaydı. Buna karşılık olarak da cezaevi ortamının hoş ve iyi huylu görünmesini sağlayarak ziyaretçileri ve durumu manipüle ettiler. Mahkumları temizleyip tıraş ettiler, büyük ve güzel bir akşam yemeği yedirerek güzel bir müzikle görüş salonunu ayarladılar. Ziyaretçileri karşılaması için de eski bir Stanford amigo kızı olan Susie Phillips’i girişe koydular.

Ziyaretçiler geldiğinde bunu ılımlı, mizah dolu bir deney olduğunu gösterircesine duygularını kontrol altına aldılar. Ziyaretçiler kayıt yaptırmak zorundaydılar, görüşmeden önce yarım saat bekletildiler ve sadece iki ziyaretçinin bir mahkumu görebileceği bilgisi verildi. Görüş boyunca yanarında bir gardiyan beklemekte ve olası bir riskli bilgi aktarımında olaya hemen müdahale ederek durumu yumuşatmaktaydı.

Ebeveynler görüş odasına girmeden önce çocuklarının davasını müdür ile tartışmak zorundaydı. Ebeveynler her ne kadar bu keyfi kurallardan rahatsız olsa ve karşı çıksalar da dikkat çekici şekilde bu kurallara ılımlıydılar da. Ve onlar da orta sınıf yetişkinler olarak bu hapishane dramında birer oyuncu oldular.

Bazı ebeveynler oğullarını bir miktar çökmüş olarak gördüklerinde bu durum karşısında tepki göstermek istediler. Ancak bu tepkilerini sisteme uygun olarak müdüre itiraz ederek gösterdiler. Bir anne durumun kötü olduğunu, çocuğunu hiç bu kadar üzgün görmediğini müdüre söylediğinde müdür öncelikle suçu durumdan çocuğuna kaydırarak anneye “oğlunuzun uyku sorunu mu var? Uyum ile ilgili sıkıntıları mı var?” gibi sorular yöneltti. Daha sonra babaya yönelip ”evladın bu deney için yeterince iyi değil mi?” gibi daha can alıcı sorularla devam ederek olayları iyice manipüle etti. Bu sorular üzerine baba tabii ki yeterli, o bunun üstesinden gelebilecek güçte şeklinde cevaplarla konuyu kapatıp salonu terk etti.

Üçüncü Gün

Sıradaki büyük olay bir toplu kaçış denemesiydi. Muhafızlardan biri mahkumlar arasında dönen, ziyaret saatinden sonra bir kaçış fikrinden bahsediyordu. Bu fikir şu şekildeydi; serbest bırakılan 8612 bir grup arkadaşını toplayıp kalan mahkumları kaçırmak için hapishaneye girecekti. Araştırmacılar birer sosyal psikolog gibi davranıyor olsaydı bu söylentiler karşısında mahkumların ne yapacağını merak ederek bekleyerek gözleme devam ederlerdi. Ancak bunun yerine hapishane güvenliği konusunda kaygıyla tepkilerini ortaya koydular. Nasıl bir kaçış planı izleyeceklerine dair baş muhafız ve baş teğmenlerden biri olan Craig Haney ile stratejik bir oturum yaptılar. Toplantının ardından 8612’nin işgal ettiği hücreye bir muhbir koyma kararı aldılar. Muhbirin görevi olası bir kaçış planlamasına karşı onları bilgilendirmekti.

İkinci bir plan daha hazırladılar. Ziyaretten sonra hapishaneyi dağıtacak ve daha fazla gardiyan çağıracaklardı. Mahkumları zincirleyerek kafalarına bir çuval geçirecek ve onları beşinci kattaki bir depo odasına götüreceklerdi. Komplocular geldiğinde müdür yalnız başına oturuyor olacaktı. Deneyin bittiğini ve tüm arkadaşlarını eve gönderdiklerini ve kurtarılacak bir şey kalmadığını onlara aktaracaktı. Onlar geri gittikten sonra mahkumları geri getirip hapishane güvenliğini tekrar sağlayacaklardı. Gerekirse 8612’yi bir bahane ile geri çağırıp onu tekrar hapis etmeyi bile düşündüler.

Zimbardo, koridorda bir başına otururken Stanford profesörlerinden biri onu gördü ve ne yaptığını sordu. Zimbardo deneyi ona anlattığında profesör sadece tek bir soru sormuştu: deneyin bağımsız değişkeni nedir? Zimbardo bu soru karşısında çılgına dönmüştü. Bir sürü şey ile uğraşırken bir de bağımsız değişkeni soran biriyle muhatap oluyordu. Ancak o zaman fark etmişti ki hapishanedeki görevini çok ileri götürmüştü. Bir araştırma psikoloğu gibi düşünmek yerine gitgide bir hapishane şefi gibi düşünmeye başlamıştı. Kendi kendine bir mola vermeyi düşündü.

Ancak o gün uğraştığı şeylere bile dönüp baktığında kaçış planı için tüm günü harcamışlardı, tutsakları harekete geçirmiş, hapishanenin çoğunu sökmüşlerdi. O gün doğru düzgün veri bile toplayamamışlardı. Mola sadece bir söylentide kalmıştı.

Gardiyanlar taciz seviyelerini gözle görülür bir şekilde arttırmışlardı. Onlara çıplak elleriyle tuvalet kaselerini temizlemek gibi aşağılayıcı işlere zorluyorlardı. Fiziksel tacizler artmış, şınavlar çoğalmış, sayımlar artık daha da uzun olmaya başlamıştı.

Hapishanenin ne kadar gerçekçi ve ciddi olduğunu değerlendirmek için bir Katolik rahip davet etmişlerdi. Her mahkum rahip ile tek tek görüşüyordu ve ilgi çekici olan şey ise mahkumlar, isimlerinden ziyade kendilerinden numaraları ile bahsetmeleriydi. Küçük konuşmalardan sonra olay kilit soruya gelmişti. Rahibin sorduğu “Oğlum, buradan çıkabilmek adına ne yapıyorsun?” sorusu ile mahkumların akıllarındaki yapboz çözülmüştü. Hapishaneden çıkabilmeleri için avukata ihtiyaçları vardı.

Rahibin bu ziyareti rol ve gerçek arasındaki çizgiyi iyice bulanıklaştırdı. Gerçek hayatta bu gerçek bir rahipti ancak programlanmış gibi rol yapmayı öğrenmişti ve bu daha çok bir film yansıması gibi hissettiriyordu. Rahip araştırmacılara rollerinin nerede bittiğini ve kişisel kimliklerinin nerede başladığını fark ettirmişti.

Hasta olan, yemek yemeyi reddeden ve bir papaz yerine gerçek doktor ile görüşmek isteyen tek mahkum 819 idi. Biraz uğraştıktan sonra 819 u rahip ile konuşmaya ikna ettiler ve böylece ne tür bir doktora ihtiyacı olduğunu da anlamış oldular. 819 da diğer mahkumların çoğu gibi o da çığlıklarına ve histerik ağlamasına engel olamadı.

Zimbardo bu yaşananlardan sonra mahkumun ayağındaki zincirleri çıkartıp kafasına bir bez geçirdikten sonra onu farklı bir odaya aldırdı, yiyecek ve doktor getireceğini söyledi. Bu gerçekleşirken gardiyanlardan biri diğer mahkumları senkronize etti ve şu şarkıyı defalarca tekrar ettirdi: “Mahkum 819 kötü bir mahkum, 819 un yaptıkları yüzünden hücrem bir kargaşa Sayın Hapishane Görevlisi.”

Zimbardo 819’un yanına geri dönüğünde hıçkırıklarla ağlayan bir çocukla karşılaştı. Bu şarkıyı şüphesiz 819 da duyuyordu. Serbest bırakılması önerildiğinde 819 bunu reddetti. Her ne kadar buna ihtiyaç duysa da diğer mahkumlar tarafından kötü olarak etiketlenmişti ve geri dönüp bunun aksini kanıtlamak istiyordu. Bu noktada Zimbardo 819’a onun bir adı olduğunu ve burada gerçek bir mahkum olmadığını söyledi. Kendinin de bir hapishane müdürü değil, psikolog olduğunu hatırlattı. Bunun üzerine 819, aniden ağlamayı keserek sanki bir kâbustan uyanmış gibi gözlerini açtı ve gitmeye hazır olduğunu söyledi.

Dördüncü Gün

Ertesi gün mahkumlar bir tahliye kurumuna çıkartıldılar. Bu kurul mahkumların daha önce görmediği yüksek lisans öğrencileri, bölüm sekreterleri ve cezaevi danışmanı tarafından yönetilen kişilerden oluşmaktaydı.

Bu tahliye kurulunda mahkumlara eğer tahliye olacaklarsa şuana kadar kazandıkları paranın onlara verilmeyeceği söylendi ve çoğu bunu kabul etti. Daha sonra mahkumlara taleplerini dikkate alırken koğuşlarına geri dönmeleri söylenerek duruşmaya son verildiğinde mahkumların hepsi itaat etti. Aynı sonucu sadece deneyi bırakarak elde etmiş olsalar da neden itaat ettiler? Çünkü kendilerinde direnecek güç bulamıyorlardı artık, gerçeklik duyguları değişmişti. Artık hapislerini hapis olarak görmüyorlar, ceza gibi hissetmiyorlardı.

Yaratılan psikolojik hapishanede sadece düzenleyici personel şartlı tahliye yetkisine sahipti. Şartlı tahliye sırasında Cezaevi Yönetim Kurulu Başkanının rolünü benimserken beklenmedik şekilde başkalaşmasına tanık oldular. Tam anlamıyla en nefretli otorite konumuna gelmişti.

Beşinci Gün

Beşinci güne gelindiğinde üç farklı gardiyan tipi oluşmaya başlamıştı. Bir kısmı katı, kuralları uygulayan ancak adil olanlardı. İkinci kısımdakiler, yeri geldiğinde mahkumlara iyiliklerde de bulunan ve kolay kolay ceza vermeyen iyi adamlardı. Son gruba geldiğimizde ise mahkumları aşağılama konusunda keyfi davranışlarda bulunan ve oldukça yaratıcı olan kötü adamları görmekteyiz. Mülakat yapılan küçük kişilik testlerinde bunlar hiç ön görülmemiş olsa da sahip oldukları güçleri kullanmakta tereddüt etmediler.

Kişilik ve hapishane davranışı arasında bulunan tek bağlantı, otoriter davranışlar sergileyen mahkumların diğer mahkumlara nazaran otoriter cezaevi ortamına daha uzun süre dayandığı bulgusuydu.

Mahkumlar çeşitli hallerde hayal kırıklığı ve güçsüzlük duygularıyla baş ettiler. Başlarda bazı mahkumlar gardiyanlarımıza isyan edip savaştılar. Dört mahkum durumdan kurtulmak adına duygusal yıkılma ile tepki gösterdiler. Bir mahkum şartlı tahliye isteğinin reddinden sonra tüm vücudu üzerinde psikomatik bir kızarıklık sergiledi. Diğerleri ise muhtemelen daha rahat olacakları düşüncesiyle gardiyanların yapmalarını istediği her şeyi harfi harfine yapmaya çalıştılar. Hatta bunlardan birine “Sarge” lakabı verildi. Bunun nedeni emirleri uygulamak konusunda bir asker gibi olmasıydı.

Çalışmanın sonunda, mahkumlar hem grup hem de birey olarak dağıldılar. Herhangi bir grup birliği kalmamıştı; savaş mahkumları ve klinikte yatan akıl hastaları gibi asılı bir grup birey vardı. Artık gardiyanlar tam kontrolü ele geçirmişlerdi ve her mahkum artık körü körüne itaate başlamıştı.

Son bir isyan adımı gözlemlenmekteydi. Yedek mahkumlardan 416 , yavaş yavaş tacizlere başlandığı zaman diğer mahkumların aksine sönme değil, parlama yaşamıştı. Eski mahkumlar ona sürekli bunun boşa çaba olduğunu ve yaşananların gerçek olduğunu belirtmekteydi.

416 tepki göstermek ve kendi isyanını sergilemek adına açlık grevine başladı. Gardiyanlar protokolde hücre hapsinin 1 saatten fazla olmayacağının açıkça belirtildiğini bilmelerine rağmen üç saat boyunca onu hücreye tıkadılar. 416 yine de pes etmedi.

Bu noktada 416 diğer mahkumlara göre bir kahraman olmayı hak etmesine rağmen, belası üreticisi damgası yemişti. Başgardiyan bu durumdan faydalanarak bir öneride bulundu;416 hücreden çıkabilirdi ancak her bir mahkum battaniyelerinde vazgeçmeliydi yoksa 416 bela üretmeye devam etmek üzere hücrede kalmaya devam edecekti.

Beşinci günün gecesinde bazı aileler, evlatlarını hapishaneden çıkarabilmek adına avukatlarla görüşüp görüşemeyeceklerini sormaya başladılar. Bunun sebebi getirilen Katolik rahibin oğullarını kurtarmak adına avukat ya da kamu görevlisi çağırmaları gerektiğini söylemesiydi. Zimbardo ailelerin istediği gibi bir avukatla iletişime geçerek ertesi gün için gelebileceğini söyledi. Avukat bunun bir deney olduğunu bilmesine rağmen bir dizi yasal soru ile ertesi sabah oradaydı.

Bu noktada deneyin artık bitmesi gerektiği anlaşıldı. Mahkumların patolojik yollardan vazgeçtiği, bazı muhafızların sadistik davranıştan çekinmediği bir durum yaratılmıştı. İyi gardiyanlar bile mücadele etmek için çaresiz hissetti ve hiçbir gardiyan çalışmayı yarıda bırakmadı. Gerçekten de hiçbir gardiyanın vardiyasına geç kalmadığı, hasta olduğunu bahane etmediği, erken bıraktığı ya da fazla mesai için ekstra ücret talep etmediği araştırma notlarında belirtilmektedir.

Deneyin Sonlandırılması

Zimbardo çalışmayı iki nedenden dolayı erken bitirdiğini belirtmektedir. İlk sebep gardiyanların geceleri video kasetlerinin durdurulduğu ve izlenmedikleri düşüncesi ile mahkum istismarlarını arttırdıklarının gözlemlenmesi. İkinci sebep ise Christina Maslah  –Stanford doktora öğrencisi- mahkumlar ve gardiyanlar ile görüşme yapacağı zaman mahkumların tuvalete giderken bile ayaklarından zincirli, kafalarına çuval geçirilmiş ve birbirlerinin omuzlarından tutma zorunluluğu ile hareket ettirilmelerini görüp bunu şiddetle eleştirmesiydi. Hatta tam olarak şu sözleri sarf etmiştir; “Bu çocuklara yaptığınız şey korkunç!” Hapishaneyi gören elli, hatta daha fazla yabancıdan gördükleri şeylerin ahlakını sorgulayan tek kişi oydu.

Ve bu durumlar ile birlikte iki hafta sürmesi planlanan hapis simülasyonu altıncı günün sonunda sona ermiştir.

Deney sonunda önce tüm muhafızlarla, daha sonra serbest bırakılanlar da dahil mahkumların hepsiyle, en sonunda da tüm katılımcılar ve araştırmacıların bir arada olduğu görüşme seansları düzenlendi. Bunun amacı herkesin duygularını açığa çıkarmak, herkesin neler gözlemlediğini anlatmak ve deneyimlerin paylaşılmasıydı.

Deneyin sonlandırılmasından iki ay sonra mahkum 416’nın aktardığı sözler insanı düşünmeye itiyor;

Kimliğimi kaybetmeye başlamıştım. Burası benim için gerçek bir hapishaneydi, bir deney ya da bir simülasyon değildi. Ben 416’ydım, bu kimliği hissetmeye başladım. Bu gerçekten benim adımdı.

Çalışma 20 Ağustos 1971’de sona erdi.

Deney sırasında neler yaşandığını gözler önüne seren, 2015 yılında Kyle Patrick Alvarez tarafından çekilmiş, iki saatlik Stanford Hapishane Deneyi adlı bir belgesel film de bulunmaktadır.


Yararlanılan kaynaklar:

  1. http://www.prisonexp.org/the-story/
  2. https://www.simplypsychology.org/zimbardo.html – McLeod, S. A. (2017). Zimbardo – Stanford Prison Experiment.

Erişim Tarihleri: 28.04.2018


 

 

 


Yazımızı okudunuz ve şimdi paylaşma zamanı:
Share on Facebook
Facebook
Pin on Pinterest
Pinterest
Tweet about this on Twitter
Twitter
Share on LinkedIn
Linkedin

Mert Can Sarıdaş

Uluslararası Kıbrıs Üniversitesi Psikoloji

Mert Can Sarıdaş 11 içerik yazdı. Mert Can Sarıdaş tarafından yazılan tüm içerikleri gör

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir