Ölüm ve Ölüm Korkusu

İnsanlar doğar, büyür ve ölürler. Bu döngü evrenseldir. Bir bireyin dünyaya gelmesi, ilk adımlarını atması, ilk kelimelerini söylemesi ve bir yetişkin olup kendi ayakları üzerinde durması insanlar için mutluluk ve gurur vericidir. Fakat hayatlarının sonuna yaklaştıkça bu dünyadan, sevdiği insanlardan, geride bıraktıklarından veya daha gerçekleştiremediği hayallerinden ayrılmak insanlara zor ve korkunç gelmektedir. Ölüm, bir insan, hayvan veya bitki hayatının kesin ve tam olarak sonlanması olarak tanımlanmaktadır. Hayatın sonlanması durumu genellikle her birey için korkunçtur. Fakat istisnai olan bireyler vardır. İntihar düşüncesi olan veya intihar eden bireyler ölümü bir kaçış olarak görebilmektedir. Bazı inşalar ise ölümden diğerlerine nazaran daha çok korkmakta ve bu gerçeği kabullenmemektedir. Peki, ölüm nedir? İnsanları ölümden bu kadar korkutan asıl neden nedir? Bu soruların cevapları çok fazla araştırılmıştır fakat ölümden sonra neler olduğu hakkında bir bilgi alınamadığı için araştırmacılar hala tatmin olmuş değillerdir. Birçok araştırmacı ölümden sonraki aşamada neler olduğunu hatta ölümsüzlüğün sırrını araştırmaya devam etmektedir.

Ölümle ilgili görüşlerden en dikkati çekici olanlardan birisi Freud’un görüşüdür. Freud’a göre insanın iki temel içgüdüsü bulunmaktadır: Eros ve Thanatos. Eros yaşam içgüdüsü anlamına gelmektedir. Yemek yeme gibi fizyolojik ihtiyaçlar, sevgi ve saygı ihtiyacı gibi yaşamaya dair olgular bu içgüdüler sayesinde gerçekleşmektedir. Thanatos ise tam tersi ölüm içgüdüsüdür. Bu içgüdü saldırganlığı harekete geçirmektedir. Birey bu doğrultuda hem kendini hem de etrafındakileri yok etmek ve ortadan kaldırmak istemektedir. Bazı araştırmacılar günlük yaşamdaki ufak kazaların aslında kaza olmadığını, insanın bilinçaltındaki ölüm isteğini gerçekleştirmek doğrultusunda yaşanan olaylar olduğunu söylemektedir. Özetle, her birey bilinçaltında dünyaya hiç gelmemiş ve var olmamış olma isteği taşımaktadır. Varoluşsal psikolojide ölüm, bireyin kimliğinin gelişimi, yaşam amacını ve şeklini belirleyen önemli bir etkendir. Bireyin ölüm korkusu ve var olmama isteği bir denge halinde olmalıdır. Bu denge bozulduğunda istenmedik sonuçlar ortaya çıkabilmektedir. Bireyin var olmama isteği baskınsa intihar düşüncesi yoğunlaşacaktır. Diğer yandan ölüm korkusu baskınsa ortaya patolojik durumlar çıkacaktır. Burada karıştırılmaması gereken nokta her birey ölümden belli bir derece de korkabilmektedir. Ancak bireyin bu korkusu tüm yaşantısının etkiliyorsa ve bu korku yüzünden işlevselliği bozulmuşsa patolojik bir ölüm konusundan bahsedilebilir.

İnsanlar Ölümden Neden Korkmaktadır?

İnsanların ölüme bakış açısı kişiden kişiye değiştiği gibi kültürden kültüre göre de değişmektedir. Kültürün içindeki en büyük etken ise dindir. Ölümden sonra yaşamın olduğuna inanılan dinlerde insanlar daha az ölümden korkmaktadır. Ölümden sonra yaşama inanmak, bireye yaşarken bir yaşam amacı verdiği gibi öldükten sonra da yok olmayacağı garantisi vermektedir. Çünkü insanların ölümden korkmalarının bir sebebi de unutulmaktır. Ölümüne kadar yapılan bütün işler, aile, yaşanılan anılar, elde edilen başarılar, tüm bunlar ölen kişiyle beraber ölmektedir. Bu durum insana kendini önemsiz hissettirebilmektedir. Irvin Yalom, bu durumu Günü Birlik Hayatlar kitabında şöyle ifade etmektedir:

Bence ölümün en karanlık yanlarından birisi, ben öldüğümde tüm dünyamın, yani anı dünyamın bugüne dek herkesin içinde bulunduğu o zengin ve kökleri çok sağlammış gibi görünen dünyanın benimle birlikte kaybolup gidecek olması.

Ölümün diğer bir korkutucu özelliği ise belirsizliktir. İnsanlar ölüm anında veya öldükten sonra neler yaşayacaklarını bilmedikleri için bu durum korkutucu gelmektedir. Öldükten sonra yaşarken ki hayatlarından daha iyi bir yer ile mi daha kötü bir yer ile mi karşılaşacaklarını bilmemek insanları tedirgin etmektedir. Bu tedirginlik yaşamın sonlarına doğru daha çok artmaktadır. Yaşlılarda ölüm korkusu gençlere göre daha fazladır. Ölüme daha çok yaklaştığını hisseden insanlar geçmişlerine dönerek hayatta ki var olma amaçlarını sorgularlar. Bu durumu şöyle açıklamaktadır:

Ölüm korkusunun temelinde yaşama korkusu vardır. Ölmekten en çok korkan insanlar yaşamaktan en çok insanlardır.

Yani birey yaşlandıkça çevresine uyum sağlamaya çalışır. Eğer uyum sağlayamazsa geçmişe dönmek ister fakat hayatın sonuna yaklaştığının farkındadır. Kısacası birey gençliğine geri dönemez, gelecekten de korkmaktadır. Bu ikisi arasına sıkışan bireyde ölüm korkusu artarak patolojik sonuçlar ortaya çıkarabilmektedir. Ünlü psikiyatrist Irvin Yalom da yaşlılığında ölüm korkusu yaşadığını belirtmiştir. Bu konu hakkında Rollo May ile terapiler yapmıştır ve terapilerin sonucunda ölüm korkusu hafiflemiştir. Bu süreçteki duygularını şöyle ifade etmektedir:

Schopenhauer’ın tutkulu aşkı, insanı köre eden güneş ışığıyla kıyasladığı bir lafı vardır. Yaşamın ileriki yıllarında bu ışıl azalınca onun yüzünden daha önce göremediğimiz muhteşem bir yıldızlı gökyüzü belirmeye başlar. Dolayısıyla benim için de gençliğe özgü, bazen zalimce olabilen tutkularım sönüp gitmesi daha önce göz ardı ettiğim yıldızlı gökyüzünün pek çok diğer mucizesinin kıymetini anlamamı sağladı. Seksenli yaşlarımın içindeydim ve size inanamayacağınız bir şey söyleyeceğim: İlk defa kendimle bu kadar barışığım. Biliyorum, varoluşum sona ermekte ama bu son başından beri orada duruyordu zaten. Şimdi, eskisinden farklı olarak saf bir farkındalığın keyfini sürüyorum.

Son olarak ölüm korkusuna neden olan etkenlerden bir diğeri ise acı çekmekten korkmaktır. İnsanlar ölürken acı çekmekten ve öldükten sonra yaptıkları hataların cezalarını çekeceklerini düşündükleri için ölümden korkmaktadır. Bu temelde de aslında bütün korkuların altında da ölüm korkusu vardır. Yüksekten korkan biri düşüp ölmekten, hastalıktan korkan biri hastalanıp ölmekten, hayvandan korkan biri ondan zarar görüp öleceğinden korkmaktadır.

Önerilen Yazı:  Boşluk Hissi Nedir? Neyin Habercisidir?

Ölüm Korkusunu Yenmenin Yolları

İnsanlardaki ölüm korkusunu tamamen engellemek hem imkansız hem de sağlıklı değildir. Ölüm korkusu belirli seviyede olduğu sürece insanın varoluşunu desteklemektedir. Yaşamın biteceğini bilen insan, hayatını bu olguya göre yaşamaktadır. Fakat aşırı derecede ölüm korkusu anksiyete ve kaygı bozukluklarını da beraberinde getirir. Panik atak geçiren birçok kişi kalbinin sıkıştığını ve öleceğini sandığını ifade eder. Yani panik atak geçiren kişinin asıl korkusu ölüm korkusu olabilmektedir. Bu korkuyu yenmenin ilk yolu bireyin anksiyetesinin türü ve bu anksiyetenin ortaya çıkmasını tetikleyen etkenler ortaya çıkarılmalıdır. Bu konu hakkında verilebilecek örneklerden birisi 19 Ağustos 1999’da ülkemizde yaşanan Gölcük Depremi’dir. Yapılan araştırmalar sonucu trafik kazaları yaklaşık 2 katına çıktığı ortaya koyulmuştur. Böyle büyük bir doğal afet sonucu insanlar ölüme birebir şahit olmuşlardır. Ailelerini, arkadaşlarını ve tüm mal varlıklarını kaybetmenin yanı sıra olayı kendileri de yaşadıkları için ölüm korkuları artmış ve bu durumda travmatik sonuçlara yol açmıştır. Bu gibi durumlarda psikoterapi büyük ölçüde yarar sağlamaktadır.

Öneri Kitaplar

  • Ölüm Korkusunu Yenmek
  • Günü Birlik Hayatlar

Kaynaklar:

  1. https://www.psikologofisi.com/blog/olum-korkusunu-yenmek
  2. http://www.aktuelpsikoloji.com/prof-erol-goka-uc-farkli-olum-korkusu-var-13237h.htm
  3. İnanç, B. Y. ve Yerlikaya, E. E. (2016). Kişilik Kuramları, Ankara: Pegem Akademi.
  4. Karakuş, G., Öztürk, Z. ve Tamam, L. (2012). Ölüm ve ölüm kaygısı. Arşiv Kaynak Tarama Dergisi, 21(1), 42-79.
  5. Öztürk, Z., Karakuş, G. ve Tamam, L. (2011). Yaşlı bireylerde ölüm kaygısı. Anadolu Psikiyatri Dergisi, 12, 37-43.
  6. Hökelekli, H. (1991). Ölüm ve ölüm ötesi psikolojisi. Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 3(3), 151-165.


Hacer Canbazoğlu

Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Psikoloji bölümü lisans öğrencisi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Önceki yazıyı okuyun:
Çok Kültürlü Dünyada Psikoterapi

Psikoterapide var olan sistemler kültürel açıdan birbirinden farklı olan bireyler için uygun mudur? Birçok terapötik yönelim, bireysel farklılıklara saygı duyulmasını

Kapat