Kaygıya Tarihsel Bakış

Öncelikle Kaygı Nedir?

Kaygı: Kişinin günlük yaşantısında karşılaştığı olaylarla ve durumlarla ilgili olasılıksal olarak gelişen, engel olamadığı birtakım rahatsız edici duygu ve düşüncelerdir. Ne zaman aktif olacağı bilinmeyen bir yangın alarmı düşünelim. Bu yangın alarmı gerekli veya gereksiz durumlarda çaldığında, kişinin faaliyet alanını sınırlar ve her an tetikte olmasına sebebiyet verir. Bu tetikte oluş, bireyin akıcı bir hayat sürmesini engeller ve işlevselliği ile ilgili birtakım problemler oluşturur. Fakat yangın alarmı kontrol altına alınırsa, harekete geçirici ve kurtarıcı bir role bürünür. Bu duygu ve düşüncelerin genellikle çoğu kesim tarafından insan hayatını olumsuz etkilediği düşünülmektedir. Halbuki, insan türünün varolduğu zamandan beri ürettiği ve geliştirdiği birçok unsurun alt yapısında kaygı duygusunun harekete geçiren özelliği ihmal edilmektedir. Rahatsız edici gibi görünen bu durum, aslında yaşamın devamlılığı için son derece gereklidir. Kişiyi stresli durumlarda harekete geçmesi için motive eder ve bireyler arası iletişim konusunda uyarıcı bir etkiye sahiptir. Bu uyarılmışlık durumu duygusal, bedensel ve zihinsel anlamda kendini gösterebilmektedir. Kaygı, bu yönüyle insani ilişkileri ve bireyin sorumluluklarını düzenleyen etkili bir ruhsal mekanizmadır.

Kaygı, evrimsel ve tarihsel açıdan incelendiğinde ise insanın peşini bırakmayan; koşullara, bağlamlara ve özgül farklılıklara göre zaman içerisinde nitelik değiştirebilen bir duygudur.

Şimdi Yolculuk Zamanı

Öyleyse kemerlerinizi bağlayın. Sizinle zamansal serüvene çıkıyoruz. Belli mi olur, belki de eski çağlarda günümüz insanları kadar ileri düzeyde becerileri olmasa da konuşabilen, düşünebilen, gülen, oynayan, alet yapabilen ve merak eden insanların hayatta kalma mücadelesinde tarihsel ve evrimsel açıdan kaygının geliştirici ve üretici rolünü inceleme fırsatı yakalarız.

Milattan 100.000 yıl önce paleolotik çağ dediğimiz dönemde bilimsel anlayışa göre en ilkel insan tipleri, doğanın sınırlayıcı ve belirleyici baskısı altında türlerini devam ettirmek için savaştılar. Besin üretmeyi bilmeyen bu insanlar yalnızca yaşadıkları ortamda bulunan yabani otlarla ve köklerle avlanarak beslendiler. Klanların erkek bireyleri taş ve kemikten araç gereçler yaparak ailesinin güvenliğini ve beslenmesini sağlamak zorundaydı. Otoritesini kaybetmemeli, doğanın sonuna kadar insana hükmettiği bu dönemde, güçlü hayvanlar avlayıp kabilesine sunmalıydı. İnsanları memnun etme gayreti göstermek zorundaydı çünkü aksi takdirde saygınlığı azalabilir ve klanın dengesi bozulabilirdi. Bununla birlikte beslenirken aynı zamanda bulaşıcı hastalıklardan ve zehirli besinlerden kaçınmak zorundaydılar, zira ortalıkta dolaşan acımasız salgınlar vardı. Kendilerinin ve gelecek kuşakların var olabilmeleri amacıyla girdikleri bu yaşam mücadelesinde kimi zaman apaçık, kimi zaman da örtük düzeyde kaygılar yaşadılar.  Maruz kaldıkları zorlu koşullarla başa çıkmak için tehlike karşısında içgüdüsel olarak kendilerini koruma mekanizmaları geliştirdiler. Bu sıkıntı verici duygu, gerekli durumlarda onları uyanık tuttu. Tıpkı eski insanlar da, bizler gibi tehlikeleri önlemek ve tehdit edici koşullara karşı kendilerini korumak için motive oldular, eyleme geçtiler. Zaman içerisinde insanlığın omzundaki aç kalmama, tür devamlılığını sağlama ve kabileyi koruma yükü ortadan kalktı. Artık ilkel insanın ilkel kaygılarını, niteliksel olarak farklılaşan modern insanın çağcıl kaygıları bekliyordu. Uygarlığa geçişimizin ani olması, yaşamsal olarak şartlarımızın birden bire iyileşmesi elbette mümkün değildi, fakat birtakım farklılıklar gözlenmesi muhtemeldi.

Milattan sonraki ilk bin yıl içinde Avrupa coğrafyasını ele aldığımızda dinsel kaygıların arttığı bir dönem başladı. Karanlık çağ. Aforoz, enterdi, endülüjans gibi insanın kişisel hak ve özgürlüklerini kısıtlayan bu düşünce yapıları ile birlikte modern insanın kaygıları, duyguları ve ifadeleri evrildi. Yaşanan yoğun istibdat döneminde bazı(J.J. Rousseau, Voltaire gibi…) sanatçılar, orta çağın karanlık yüzünü hafifletmek için uzun süre kalplerinin en ücra köşelerinde sanatsal kaygılar taşıdılar. Ortaya koydukları eserler ile baskıyı ve kısıtlamayı ortadan kaldırarak toplumu bilinçlendirmeyi amaçladılar. Ancak, kültürlü ve iyi eğitim almış bireyler içinde bulunulan engelleyici zaman dilimini değiştirebilirdi.

15. yüzyılın sonlarından 18. yüzyılın sonuna kadar süren modern çağ dediğimiz dönem, bilim ve teknolojinin ilerlemesiyle birlikte dünyanın insan tarafından algılanış biçiminde önemli değişimler yarattı. Özellikle teknolojinin ilerlemesiyle birlikte, insan doğaya hükmetmeye başladı. Farklı sorunları çözmek üzere bilişsel becerilerimiz gelişti. İnsanın edilgen duruşu, etkinliğe evrildi. Örneğin, sağlık alanındaki gelişmelerle birlikte, önceden amansız görülen hastalıklar konusunda alternatif tedavi yöntemleri üretildi. Koşulların iyileştirilmesi, insan ömrünün uzamasına olanak sağladı. Ancak bu, bilimde katedilen önemli gelişmelerle birlikte, bilimi baltalayabilecek olan potansiyel tehditler, insan hayatı için tehlike içermekteydi. Ülkeler arası yaşanan çatışmalar ve güç gösterileri, bilim ve teknolojinin kötüye kullanımını beraberinde getirdi. Örneğin 2. Dünya Savaşı sürecinde yaşanan vahşet bunun en bariz örneklerini oluşturmaktadır. Birçok insan kitlesel bir kaygı içindeydi. Ancak bu kaygının muhatabı olan aydınlar, bu kaygıya esir olmayıp bütün toplum adına çalışmalar yapıp insanların kaygılarını azaltmaya hizmet etti.

Fabrika ve seri üretimin yoğun derecede hayatımıza dahil olmasıyla birlikte görünen o ki; toplumsal, siyasal ve düşünsel olarak farklılaşmaya uğramış insanlar maddenin ve nesnenin kölesi olmaya adaydı. Nüfus artışı, yoğun yapılaşma ve kentleşme, sosyal, kültürel ve zamansal sorunları beraberinde getirdi. Sürekli tüketen insan profili, ulaşılabilirliğin getirdiği doyumsuzluk duygusuyla içsel noksanlıklar yaşadı. Hiçbir şeyden keyif alamama, teknoloji bağımlılığı, eksiklik, manevi boşluk, yalnızlık, hayat şartlarının iyileşmesine rağmen mutsuzluk ve depresyon gibi birtakım problemlerden kaçamadı. Bütün bu belirtilerin getirdiği kendine yabancılaşmayla birlikte insan, artık özgünlüğünü yitirip sentetik kişilik geliştirme çabasına girişti. Konforlu bir yaşama davetiye çıkaran teknolojik gelişmeler, aslında insan ırkının bir uzvu haline gelmişti ve farkında olmadan daha bağımlı, daha kaygılı, daha düşünceli hale geldiğimiz bu durum, birçok felaketi de beraberinde getirecekti.


Yazımızı okudunuz ve şimdi paylaşma zamanı:
Share on Facebook
Facebook
Pin on Pinterest
Pinterest
Share on Whatsapp
Whatsapp
Tweet about this on Twitter
Twitter
Share on LinkedIn
Linkedin

Kübranur Demir

1997 yılının sıcak bir yaz günü Ankara'da dünyaya gelen, tüketen insan profili olmaktan vazgeçen ve artık üretme odaklı çalışan bilim sevdalısı bir yazarım. Eğlenmeyi severim. Biraz fazla.

Kübranur Demir 3 içerik yazdı. Kübranur Demir tarafından yazılan tüm içerikleri gör

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir