Bergman’ın Unutulmaz Başyapıtı: Persona

Bir film, isminin işaret ettiği anlama ne kadar yakın olabilir? Bu soru sinemaseverlerin kulaklarında yankılandığında ”Persona” diye bir cevap almak uzak bir ihtimal değildir. Latincede maske, karakter, rol anlamlarına gelen bu kelime film içerisinde her dakika kendini yeniden hissettiriyor. Bu gerçekten eşine az rastlanır bir durum.

Filmin yazılış hikayesi en az filmin kendisi kadar ilgi çekici olabilir. Tabii burada gözler Bergman’a dönüyor. 2005 yılında ”dünyanın yaşayan en iyi yönetmeni” ödülüne layık görülen Ingmar Bergman, 1965 yılında Persona’yla sinema dünyasına giriş yapmıştı.

Persona, bir iç kulak enfeksiyonu sayesinde Bergman’ın zihninde tasavvur edilebilmiş ve beyaz perdeye aktarılmış. 1965 yılında yaşadığı iç kulak enfeksiyonu Bergman’da sürekli olarak bir baş dönmesine neden olurken böyle bir yaratıcılığa yol açabileceğini kimse bekleyemezdi öyle değil mi? Doktoru tarafından tavana boyayla iliştirilen bir nokta, sonrasında arka arkaya baş dönmeleri ve Bergman’ın zihin dünyasında yaşanan devinimler Persona’yı inşa eden olaylar silsilesiydi. Bu dönüşler, Bergman’ın zihninde iki yüzün birbirine karışması olarak imajine edilmiş ve bu tasvir ilginç bir şekilde onun iyileşmesine katkıda bulunmuştu. Bergman’ın iyileştikten hemen sonra odasının penceresinden dışarı bakarak bankta oturan hastayı ve hemşireyi görmesi Persona‘nın ortaya çıkışında önemli bir noktası olarak yer almış. Hasta-hemşire dualitesi ve bu dualitenin iç içe geçerek bir bütüne işaret etmesi Persona’da işaret edilen anlamın bir özeti olabilir.

Film durağan bir senaryo üzerine inşa edilmiştir. Tiyatrolarda sahne alan aktris Elisabeth bir oyun esnasında aniden bir sessizliğe bürünür. Aylarca sessizliği koruyan ünlü aktrisin herhangi bir fiziksel ya da ruhsal problemi olmadığı anlaşılır. Doktoru tarafından gerçekleştirilen bu tetkik Elisabeth’in bilinçli bir şekilde sessiz kalmayı tercih ettiği anlamına gelir. Ünlü aktrisle ilgilenmesi için doktor tarafından görevlendirilen hemşire Alma, böylece Elisabeth’le travmatik bir ilişkiye adım atar.

Hemşire Alma ve Elisabeth’in doktorun yazlığına taşınması ve ikilinin buradaki ilişkileri filmin nevrotik yönünün ağır bastığı kesitler içerir. Elisabeth’in sessizliği, hemşire Alma’nın maskelerinin açığa çıkmasıyla bir bütünü oluşturur. İlk eylem oluşmadan ikinci eylem ya da ikinci eylem oluşmadan ilk eylem düşünülemez. Burada göze çarpan diyalektik filmin tümüne hakimdir. Persona’yı anlayabilmek için psikanalitik bir perspektifin var olması gerekir. Bergman’ın işaretlemeye çalıştığı şeyi kavrayabilmek psikanalitik bir perspektif olmadan mümkün görünmüyor. Ancak bu da tek başına yeterli olmayabilir.

Persona kavramı ilk olarak  Carl Gustav Jung tarafından ortaya atılan bir teoridir. Teoriye göre bireyin dış dünyaya yansıttığı yüzler, topluma yansıttığımız kişiliklerimizdir. Birey, toplumdan gelebilecek tepkileri minimize edebilmek için kendi gerçekliğini bilinç dışına itmeyi tercih etmiş ve maskeler kullanmaya başlamıştır. Birey, yansıttığı bu kişiliklerle kendi gerçekliğinden tamamen kopmuş, kendi güvenliğini maksimize edebilmek için kostümler kullanmayı tercih etmiştir. Bu sayede dış dünyadan gelebilecek tehlikelere karşı bir güven tatmini yaşama arzusundadır.

Elisabeth’in filmin başında gösterdiği sessizlik, kişilikleriyle özdeşleşmiş olduğu gerçeğinin ayrımına varması sonucunda gösterdiği bir reflekstir. Yaşamında özdeşleştiği rolleri sessiz kalarak terk etmeyi amaçlamış olduğu anlaşılabiliyor. Filmin ilk sahnelerinde bu durumu fark eden doktor, filmin en çarpıcı notlarını Elisabeth’e şu şekilde aktarıyor:

“Benim anlamadığımı mı sanıyorsun? Var olmak denilen o umutsuz düşü… Olur gibi görünmek değil, var olmak. Her an bilinçli, tetikte… Aynı zamanda başkalarının huzurundaki varlığınla kendi içindeki varlık arasındaki o yarılma… Baş dönmesi ve gerçek yüzünün açığa çıkarılması için o bitimsiz açlık… Ele geçirilmek, eksiltilmek ve hatta belki de yok edilmek… Her kelime yalan… Her jest sahte… Her gülümseme yalnızca bir yüz hareketi… İntihar etmek? Hayır. Fazlasıyla iğrenç… İnsan yapamaz ama hareketsiz kalabilir, susabilir. Hiç değilse o zaman yalan söylemez. Perdelerini indirip, içine dönebilir. O zaman rol yapmaya gerek kalmaz, bir kaç farklı yüz taşımaya ya da sahte jestlere. Böyle olduğuna inanır insan. Ama gördüğün gibi gerçeklik bizimle dalga geçer. Sığınağın yeterince sağlam değil. Her tarafından yaşam parçaları sızıyor ve tepki vermeye zorlanıyorsun. Kimse gerçek mi yoksa sahte mi diye sorgulamıyor. Kimse sen gerçek misin yoksa yalan mısın demiyor. Bu sorunun yalnızca tiyatroda bir önemi olabilir. Belki orada bile değil. Seni anlıyorum Elisabeth, susmanı anlıyorum. Hareket etmemeni anlıyorum. İsteksizliğini fantastik bir sisteme bağlamışsın. Anlıyor ve hayranlık duyuyorum. Bitene kadar bu oyunu oynamalısın. Ancak o zaman bırakabilirsin. Tıpkı diğer rollerini bıraktığın gibi bunu da yavaş yavaş bırakırsın.”

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Önceki yazıyı okuyun:
14 Maddede Konfiçyüs’ün Aşk Öğretileri

1- Tedavi edilemez derecede romantik olun. 2- Birlikte kitap okuyun, el ele tutuşun ve birlikte düzenli yürüyüşlere çıkın. 3- Gülümsemeler

Kapat